28 Mart 2013 Perşembe

Yosun yeşili çocuk...



Uzun zaman oldu…                                                                        

         Belki bi kaçış belki de istemsiz ama kasıtlı olarak yapılan bir şeydi benimkisi. Biraz korku, biraz hüzün, biraz da ihmaldi beni bunca zaman kâğıtla buluşmaktan ala koyan. Ama buradayım işte hem de senin için.
         Aslında nerden başlamalı neler anlatmalı bilmiyorum hangi ipin ucundan tutsam sünecek gibi geliyor sonrası bir hiçlik. Bilmiyorum, emin değilim eskisi kadar güzel hikâyeler yazabiliyor muyum ama bu yazı senin için. Bir yılı aşkın süredir hiçbir şey yazmayış orucumun, senin için tozunu üflemeye karar verdim. Umarım burada yazılan her şeyin senin ve adına sevgi denen tarifsiz duygunun tanımına olur.               
                                                                                                                            
         “yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte, acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette…” dilimde acı ve eskilerden kalmış bir şarkının sözleri. Ellerim cebimde yan taraftaki göz alıcı manzaraya aldırmadan yürüyordum. Ne olmuştu da hayat böyle ters dönmüştü, sevmeler neden yerini yalnızlığa bırakmıştı? İşte tüm bu sorular kafamın içinde umarsızca dolanırken şarkının başka bi sözü dilimin ucundan kayıyordu “ alışır her insan alışır zamanla kırılıp incinmeye çünkü olan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak” ve dokunulmazdır çocukken ağlamalara her insan. Çocuk olabilsek dedim o an ve sadece giden bi misafirin arkasından ağlamak, oyuncağını başka biriyle paylaşmamak ve sadece yere düşen ufak bi horozlu şeker için ağlamak. Bunlar değil miydi çocukluk, oyunlar oynamak sokaktan çerçöp toplayıp bi ev kurmak, akşam ezanı ile toplanan ne varsa sokakta bırakıp öylece eve girmek, bütün sokak kokusundan arınmak. Buydu çocukluk ve aslolan sokakta hayat kurmaktı. Kimin tarafından açıldığını dahi bilmediğimiz bir sakız kâğıdına taş sarmaktır ve kenarı kırık yoğurt kapağına özenle koymaktır şekerleri, şakacıktan akşam gelecek misafirlere vermek için. Erkekler baba olurlar ve biz kızlar hep
onlara “hadi siz şimdi işe gidiyorsunuz tamam mı” diyerek onları uğurlardık. Sonra komşuculuk oynardık; hoş geldin komşu derdik olmayan kapıyı nezaketle açarken. Komşu oturup da çay ikram edince eğer oyuncak toplarken sokaktan en iyi plastik ayran kutusu senin önüne gelmişse onun gözlerindeki kıskançlığı görürdün hemen ya da sen misafirliğe gidince aynı hisleri paylaşırdın. Sonra akşam olmaya yakın misafir gider sen büyük bi telaş içinde kocana yemek hazırlamaya başlarsın. Özenle topladığın çimler hem salata olur hem çorba. Ana fikri budur bütün evciliklerin ve üstün başın toz olmadan gelirsen annen bile garip gözlerle bakar ve günlük fırçanı yersin temizde gelsen kirli de. Ve kavgalar olur bide hep iki kişi daha iyi anlaşır üçüncü gelince tartışılır  “küstüm işte şey, ama şey sen hep onunla oynuyorsun” büyük darbe yemiştir şimdi arkadaşlığınız. Herkes kendine düşen tas, tabak, parlak şeker kâğıtları ve evden yürütülen bi kaç eski şeyle yoluna gider. İşte bitmiştir her şey ta ki ertesi güne kadar. Bu ceza çok uzundur ve bir ömre bedeldir bi çocuk için.  
        İşte bunlardır çocukluğunu unutulmaz yapan şeyler. Şimdi düşünüyorum da keşke daha çok sokaktan çerçöp toplasaymışım, daha çok üstümü batırsaymışım ve diğer çocuklar gibi olmaya çalışsaymışım. Sana bu oyunları yazıyorum ama ne kadar oynadım ya da ne kadar hakkını verdim bilemiyorum. Çünkü diğer çocukların aksine üstümü kirletmedim ve benim annem bana bunun için kızdı; hatta aşağı benimle indi nasıl çamur oynamam gerektiğini kendi ellerindeki çamurla gösterdi. Ben gidilen akraba ziyaretlerinden hep bana ayrı tabak koymuyorlar ve çocuklarla oturtuyorlar diye kaçtım. Bana da özenle dantelle işlenmiş peçetelerden ne zaman verecekler diye baktım. Hep vitrinin sol üst köşesine özenle dizilmiş bir sürü bebeğim vardı. Ve onların bana bakışlarını seyrederdim. Hiç bi zaman diğer arkadaşlarım gibi olamadım. O zaman en yakın arkadaşımın bebeği hep bana daha cazip gelirdi ve bebeklerimizi değiştirmeyi hep teklif eden ben olurdum. Onun bebeğinin adi bir plastiği vardı benimkiler o zaman yeni çıkan hani şu elleri kolları bükülebilen et bebeklerdendi. Ama ne vardı biliyor musun onun eli beli bükülmez bebeği ile bütün oyunları oynayabiliyordum. Rahat ve huzurlu hissediyordum.
       Neler olduğunu zamanın seni büyümek ve olgunlaşmak adlı kavramlara soktuğunda anlıyorsun aslında çocukluğun özel bi emanet gibi süslü kutularda değil de çamurlu bi ayakkabı kutusunda saklanması gerektiğini. İyi kullanılmış ve eskitilmiş bi çocukluktan daha değerlisi yokmuş. Vitrinde o ilk gün ki duran bebeklerimi düşününce canım acıyor şimdi. Keşke annemlerin benim kızım bebeklerini hiç kırmaz diye övündükleri çocukları olmak yerine onlarla istediğim oyunu oynayabilseydim. Ya da önüme şimdiki gibi süslü peçetelerin üstüne konmak için kocaman tabaklar yerine çocuklarla oturup üstümü başımı batırmanın zevkini yaşayabilseymişim. Keşke küçücükken bu kadar büyük olmasaymışım ya da hata yapmanın özrünü bi öpücükle affettirebilseymişim ya da insanlar çocukluğuma verebilseymiş…

Yosun yeşili çocuk, 
Bu hikâyeyi bu gece bitirmedim ki ne zaman sen böyle içindeki o yeşili soldurmaya kalkarsan benim hep hazırda bi hikâyem olsun diye. Ve çocuk sana evcilik oyunlarımızı yazdım. Aslında hayata nasıl da benziyor değil mi? Önce sokaktan eşya toplarsın, gerçek hayatta eşyalar alırsın onca paralar döküp. Evcilikte sokağın en güzel yerini kapmaya çalışırsın ev kurmak için; gerçek hayatta bir ev için bir ömür çalışıp çabalarsın. İşte aslında evcilik oyunu masum çocukların hayat provalarıdır. Ve sen benim yüreğimi, senin yeşiline katıp yaprak dökmeyen ağaçlardan bir orman kurduysan içini sıkıp da onu solduramazsın. Yüreğindeki sevgiyi ve sana her baktığımda mutluluğunda, yeşilinde binlerce tonunu gördüğüm o güzel ormanı bi ömür boyu yüreğinde taşı olur mu? 
Benimle bütün kirliliklerden uzak bir ömür boyu sürecek evcilik oynar mısın?
Yüreğindeki o yeşilin hiç solmaması dileğiyle…

                                                                                                                      2013-Mart

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder